4 Eylül 2016

milan geliyor

Milan yarın geliyor.

Evi temizledim ki böylece ev ekselansları için cillop şeklinde bir şey olarak hazırlanmış oldu.

Çalışma odama hafif bi şekil yaptım. Büyük masanın yerine Milan’ın şu İkea masasını aldım. Fena olmadı. Küçük değişiklikler büyük ferahlamalara neden olmaktadır.

Sanırım böylece kitabımın da ilk adımını atmış oldum.

Onlarca akedemisyeni, sadece solcu oldukları için, bizzat dekanlarının ihbarı ve bir khk ile işlerinden ettiler. Dün bi salak yanıma gelip, çok ciddi pozlarda bana doğru eğilip, şu sizin Kobane eylemiyle olarak size de bi şey yapacaklar deniliyor Erhan Hocam, haberin var mı, dedi. Böyle bi şeyi arzuluyor gibiydi. Kendi korkaklığını köylü kurnazlığı bir bilmişlikle haklı çıkarmaya çalışır bi hali vardı yavşağın.


Öte yandan öyle karmaşık bir memlekette yaşıyoruz ki olmayacak şey değil. Bu eşkiyalar böyle bi şey yaparlarsa da şaşırmam. Yapmasalar bile, sırf ideolojik bir kör noktadan hareket ederek böyle bi şey yapma ihtimallerinin olabileceğini ve daha çok olumsal nedenlerden ötürü hâlâ işimin başımda kalabildiğimi düşünmeye devam ederim.

Durum bu maalesef. 

2 Eylül 2016

nasıl yaşamalı?

Okula gittim, geldim.
Yarın sıkı bir temizliğe girişmek durumundayım. Ev Milan için hazırlanılacak.
Herneyse.
Bu gün yazılabilecek pek bi şey yok.
İşte, bi tek Wittgenstein var.

Anlatalım.
Genç adam, daha çok babasını memnun etmek için mühendislik kariyerine doğru yöneliyor. Hatta Manchester’a o yıllarda yeni yeni belirmeye başlayan uçak teknolojileri üzerine çalışmalar yapmak için gidiyor. Burada matematikle de ilgilenmeye başlıyor ve bu arada Russell’ın Matematiğin Prensipleri'ni okuyor ve bu kitap Wittgenstein için bir dönüm noktası oluyor: Kitaba saplanıyor.

Ve böylece nihayet nihayet tıpkı abisi Hans’ın piyano çalarken yaptığı gibi tamamen kaptırabileceği, sadece değerli değil muaazzam bi katkı yapmayı ümid edebileceği bir bir konu bulmuş oluyor.

Ve bir ikilem içinde bocalıyor: Gerçekten matematik ve mantığa ‘muazzam bir katkı sunabilecek bir düzeyde midir? Bi kaç karşılaşmanın ardından Russell ona beklediği cevabı veriyor. (“Evet sen de böyle bir kumaş var genç adam.”)  Russell’in teşviki Wittgenstein’in kurtuluşu oluyor. Bir süredir gereksiz bir varoluş sürdürmenin utancıyla kıvranan Wittgenstein’in intiharına ramak kalmışken oluyor bu.

Adamlar böyle ciddi işte hayatlarıyla ilgili olarak.

Kitaptan bir alıntıyla satırlarımıza devam edelim tırtıl:

“Wittgenstein, Beethoven hakkında şöyle konuşuyor­du:
... bir dostu kapısına gittiğinde onun yeni fügü üzerine "küfrettiğini, ulu­duğunu ve şarkı söylediğini" duyar. Belli bir saatin sonunda nihayet kapı­dan çıkan Beethoven, sanki az önce şeytanla boğuşmuş gibidir ve aşçısıyla hizmetçisi gazabından kaçtığı için yaklaşık 36 saattir hiçbir şey yememiştir. Yani işte böyle bir insan olunmalıdır.
Fakat bir kez daha "küfreden, uluyan ve şarkı söyleyen" herhangi biri degildir. Eger bütün bu yoğun bir şekilde işine dalmanın getirdigi sonuç vasat yapıtlar olsa, Wittgenstein "böyle bir insan ol­mak" gerektiğini hisseder miydi? Burada söylenmek istenen şudur: insanın en güçlü dürtüsü beste yapmaksa ve bu dürtüye tamamen tes­lim olmakla kişi olağanüstü besteler yapabiliyorsa, o zaman, kişinin dürtülerine uyması yalnızca hakkı degil, aynı zamanda görevidir. “




1 Eylül 2016

Kurs

Gece yine bir takım karmaşık rüyalar gördüm zira uyuyor muyum savaşıyor muyum belli değil.

Herneyse. Uyandım sonuçta. Ama her tarafım yine ağrıyordu. Hatta öyle ki nefesimin bile kesildiği anlar olabiliyordu. Bu gün, dedim, mutlaka doktora gideyim. Yanıma kitabımı alırım işte, okurum beklerken. Ne farkediyor, ha burada oku ha orada?

Hmm.

Kahvaltımı yaptım. Sonra?İşte her zamanki gibi, Milansız hayat konsepti: Oku, seyret, internette dolaş, uyu, oku.

Derken bir ara yine uyuyakaldım sallanan koltukta ve telefon çaldı.

Arayan okul müdürüydü.
-Erhan Bey napıyon?
-AA, hocam merhaba, nasılsınız?
-Eee.. Hmm? Erhan Hocam, bugün kursunuz vardı, unuttunuz galiba.
-Ya?! Bu gün müydü o hocam? Hay allah. Hemen geliyorum.

Kurstan sonra doktora giderim, dedim ama üşendim gitmedim yine.

Eve döndüm ve artık tatilin yasını bir kahve Then End Of’un 7. Bölümü eşliğinde tutmaya koyuldum.

Tatil biter

Böylece tatil bitti.

Bu gün öğretmenler kurulu vardı. Okula gittim. Bir yabancı olarak ve sanki yeni tayin olmuşum gibi hissederek kendimi o okula.

Derken toplantıya girişildi.

Bu gün müdürümüz sanki biraz gergin gibiydi.

Herneyse.

Yeni bir kitaba başladım.  “Wittgenstein / Dâhinin Görevi” (Ray Monk)

Wittgenstein'ın üç ağabeyinin ardarda intiharının hikayesi

Ludwig Wittgenstain’in babası Karl Wittgenstein, isyankar tabiatlı bir genç olarak, kendi hayatının efendisinin yine kendisi olması gerektiği kararlığıyla 17 yaşında evden kaçmış. Bi kaç ay Viyana’da saklandıktan sonra New York’a geçmiş. Orada her türden iş yapmış (garson­luk, bar müzisyenliği, barmenlik ve öğretmenlik vs.) ve ancak iki yıl sonra geri dönmüş. Tüccar babasının işinin yerine madencilik işine soyunmuş ve kısa zamanda o işten zengin olmuş. Zenginlik derken Avusturya’nın en zengin adamı olmak gibi bir zenginlikten bahsediyorum. Tam bir kapitalist. Çok güçlü bi karakter.

Sekiz çocuğu var: Hermine, Hans, Kurt, Rudolf, Magrate, Helene, Paul ve Ludwig.

Karl çok sert bi şekilde oğullarının kendi izinden gitmeye zorluyormuş. Bu baskının özellikle büyük oğulları Hans ve Rudolf üzerinde yıkıcı etkileri olmuş.

Büyük oğlu Hans, Mozartvari bir yeteneğe sahip bir harika çocukmuş. Dört yaşında beste yapmış falan. Ama babası sanayide kariyer yapması yönünde baskı kurunca Hans, babasınım da bir zamanlar yaptığı şeyi yapmış ve Amerika’ya kaçmış. Bir daha da kendisinden haber alınamamış. 1903’te aileye gelen bir mesajda, bir yıl önce Chesapeake Körfezi'nde bir gemideyken ortadan kayboldugu ve o zamandan beri de onu gören olmadıgı bildirilmiş. Ki bu intihar ettiği şeklinde değerlendiriliyor.

Diğer erkek çocuğu Rudolf, o da abisi gibi babasının isteklerine başkaldırmış ve tiyatro kariyeri yapmak için Berlin’e gitmiş. Derken Rudolf, bir gece bir bara gitmiş, piyanistten en sevdiği şarkıyı, “I am lost”u çalmasını istemiş ve müzik çalarken siyanür içip intihar etmiş. Abisinden yaklaşık bir yıl sonra. (20 yaşında.) Veda mektubunda, “sapkın tabiatına dair kuşkular”a sahip olduğunu yazmış. Ölümünden kısa bir süre önce yardımcı olmaları için (eşcinsellerin özgürleşmesi için kampanya yürüten) "Bilimsel-insancıl Komite"ye başvurmuş meğer  Rudolf. Örgütün yıllığında konuya ilişkin olarak şöyle bir not düşülmüş: “Bizim etkimiz onu öz-yıkım yazgısından geri çevirmeye yetecek kadar büyük olmadı.”

Filozofumuzun abilerinden bir diğeri Kurt’sa kardeşlerinden farklı olarak, babasıyla ilişkilendirilebilecek bir baskıdan ötürü değil, Birinci Dünya Savaşının sonunda em­ rindeki askerlerin emirlerine itaat etmeyi reddetmelerinin ardından kendini vurmuş.

***

İşte böyle.

Şimdi saat 22.01. Belim ağrıyor. Midem fena. Ve aslında sadece belim diiil, her yanım ağrıyor. Tatil bittiği için biraz huzursuz hissediyorum kendimi, Milan yok, özledim de onu.

31 Ağustos 2016

Vedat Türkali'yi kaybettik

Gece bi ara bi rüya gördüm. Şimdi tam yazmaya oturduğumda geldi aklıma ama ne gördüm, hatırlayamıyorum.

Ha. Şahin Ö. vardı. Sanırım konu onun başarı öyküsüydü ve onun karşısında benim hayatımı nasıl harcadığım üzerine bi endişe üzerine kurulmuştu. Benden daha iyi çiziyorlar, benden daha iyi entelektüeller falan.

***   ***   ***

Derken uyandım. Her uyanışı moral bozucu bi hastalık olarak yaşıyorum.

Havalar ısınmadan şu kargoyu göndersem iyi olacak diye düşündüm hemen. Ama önce kahvaltı hazırlayayım dedim. Fakat peynir kalmamıştı ve bi kaç dilim ekmek vardı ancak. Ekmek olmasın, dedim, zaten ekmeği kesmem gerekmiyor mu? Artık bi diyet programına ciddi ciddi başlamam gerekmiyor mu?

Bu şekilde biraz düşündüm.

Sonra, pastanede kahvaltımı yapmaya, oradan Yurtiçi Kargo’ya yürümeye karar verdim. Fakat önce bi kahve içip kendime gelsem iyi olacaktı.

Kahvemi hazırladım. Koltuğa kuruldum, Twitter’a baktım, diğer yerlere baktım, Birgün’e göz gezdirdim falan.

Sonra çıktım işte yola.

Kargoyu hallettikten sonra, çıkmışken bi de markete uğrayayım, dedim. Uğradım ve bi kaç şey aldım.

Özellikle incir. İncir dünyanın en güzel bi kaç şeyinden biri.

Eve döndüğümde Vedat Türkali’nin öldüğü öğrendim. Üzüldüm tabii. Sevdiğim saygı duyduğum bi insandı. Bir Gün Tek Başına’yı herkes gibi ben de okudum ve o yıllarda çok fena etkilenmiştim romandan.

Yürürken, Muse dinledim. İnsan coşuyor tabii. Ve bi kaç fikir falan birden hücum ediyor. Sanırım öykü öykü bi kitap yapacaım. Bir benhayattayken kitabı.


***   ***   ***

21.11
Sonra kıymalı makarna yaptım. Bir kaç yazı üzerinde çalıştım.  Bu Scrivener iyi bi şey. Çok kullanışlı ve toparlayıcı bi yanı var.

Bi şey okumadım fakat.

Onun yerine dizi izledim falan.  Stranger Things diye bi dizi varmış, çok iyimiş, belki birazdan başlarım.

Tatil de bitti bitecek.

***   ***   ***

00.42
Ve uyuyakaldım.  Bi ara kalktım, uyanmaya çalıştım, bilgisayarın başına geçtim fakat sonra tekrar kanepeye attım kendimi ve uyku tekrar içinde kendimi kaybettiğim bi şey oldu. Bu bir müddet böyle devam etti ama nefes almakta zorlandığım ve bir takım tuhaf sesler çıkarttığım ve bu sesleri nasılsa duyabildiğim için uyandım.  Hemen bi çay hazırladım. Yüzümü yıkadım ve bir kez daha bilgisayarın başına, uykum açılsın diye, geçtim. Birden İstiklal Marşı çalmaya başladı. Yüksek sesle, sanırım bi araba hoparlöründen falan yayın yapılıyordu. Hemen sesin geldiği yöne koştum ve o vakit bir grup teyze ve amcanın ayağa kalkıp, esas duruşta durup, marşa eşlik ettiğini gördüm.

15 Mayıs 2016

tolstoy

tolstoy’u (henri troyat) az önce bitirdim.

sonya hakkında ne söylenebilir? Aslında her evde değişik şekillerde (veya düzeylerde) çok sık tekrarlanan şeyler.

ama tolstoy bir dev. biraz şamatacı, dramı seviyor ama bir dahi.

karısı bir dahinin karısı olmaktan ötürü gurur duyuyor, ona hayran ama o adamın o kitapları yazmasına neden olan şeylere tahammül edemiyor.

hep böyle olur. anlayabildiğimiz kadarını isteriz ama anlayamadıklarımız o kadar çoktur ki hep istemediğimiz şeyler olur hayatta.


bak ben de tolstoy babamız gibi yazmaya başladım.

15 Mart 2016

michel foucault

didier eribon’un “michel foucault"sunu (ayrıntı yayınları) az önce bitirdim sevgili dostlarım. bir tesadüf neticesinde elime aldığım kitap son derece lezzetli bir kitap. foucault’un güvenilebilir bir biyografisi olmasının yanı sıra, özellikle ikinci dünya savaşı sonrası fransa entelijensiyasının renkli bir panoraması olma performansı da sergileyebiliyor. fransa’da savaş sonrası dönemin felsefecileri, üniversite çevresi, marksist hegemonya, politik tartışmalar vs. süper..

en çok tıklanan yazılar

Arşiv

Powered by Blogger.